• Anasayfa
  • İletişim
  • Site haritası
  • Türkçe
  • English
JAZZ DERGİSİ RÖPORTAJ - 2

“HEPİMİZ BİRER RİTİMİZ ASLINDA…”

Bazen adamın namı önden gider, kendisi arkadan gelir. Engin Gürkey ile tanışmamız da öyle oldu. Adını duymuştum ama kendisiyle karşılaşmadan önce müziğiyle karşılaştım. Önce Donovan Mixon’un albümünde dinlediğim bir tango çok ilgimi çekti. Diğer parçaların aksine bu parçanın bestecisi farklıydı. Sonra Serhan Lokman ile çalıştığını duydum. Derken editörüm Zuhal elime bir telefon numarası sıkıştırdı. Postadan bir albüm çıktı, gökten üç elma düştü ve kader ağlarını örmeye başladı. Sonunda o ağlar Tünel meydanından başlayan Galip Dede Caddesi’nin yan sokaklarından birinde bizi birbirine bağladı. Bir İskoç atasözü şöyle der: “Her erkek kendi adasında kraldır.” Benim düştüğüm ada perküsyonların tınılarıyla bezenmiş, minicik ama tatlı mı tatlı bir yerdi. İlk bakışta onun yaşını da tahmin edemedim, bu yüzden sohbetimizin ilk sorusu karşımdaki temiz ve aydınlık bakışlı insanın yaşı oldu:

ENGİN GÜRKEY: 1967 doğumluyum. Pek bilinmez ama rahmetli babam Muharrem Gürkey benim ilk perküsyon hocamdır. Henüz daha 6 yaşındayken darbuka çalmaya merak salmıştım. İlk darbukamı bana babam almıştır. Ama ne yazık ki çocuk yaşta babamı kaybettim. Babamın ölmeden önceki son gecesinde anneme “Bu oğlumu konservatuvara yollamazsan iki elim yakanda olur,” dediğini hatırlıyorum. Bu sözlerin ardından annem beni 1976 yılında eski adıyla İstanbul Belediye Konservatuvarı’na soktu. Okul Çemberlitaş’taydı ve ben yatılıydım. Vurmalı çalgılar bölümündeydim.

Sonra 80 yıllarının sonlarına doğru okul İstanbul Üniversitesi’ne bağlandı. Ben o zaman liseden mezun olmuştum. Üniversiteyi bugünkü adıyla İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda okudum. 1992’de yüksek lisansımı aldım. Akabinde okulda vurmalı çalgılar eğitmeni oldum ve hâlâ ordayım. Şimdi bir eğitmen olarak pırıl pırıl gençler yetiştirmeye çalışıyorum. Zaman içerisinde vurmalı çalgıların dünyanın en zengin ve en eski enstrüman grubu olduğunu da öğrendim.

Benim İstanbul’da doğup büyüdüğüm yer Fatih’in Karagümrük semtidir. Bu semtin özelliği, burada birçok ünlü sanatçının, özellikle de perküsyoncuların yetişmesidir. Ailem köken olarak Arnavut. Zamanında gelip oraya yerleşmişler. Bugün sayılı darbuka çalanların çoğuyla o dönemde mahalle arkadaşlığı yaptım. Tabii ki bu, müziğimi de çok etkiledi. Dünyanın en zengin enstrümanı olması nedeniyle perküsyon dünyasını keşfettikçe birçok coğrafya enstrümanı ve müziğiyle tanıştım. Bu da beni çok müzikli bir yola soktu. Evet, bunlar kişisel gelişim… Bundan sonrası kendi kendime öğrettiğim enstrümanlar ve farklı coğrafya müziklerine dair tanışıp çalışma fırsatı bulduğum birçok müzisyen dost ve eğitmenler...

Her konuda olduğu gibi perküsyon konusunda yanlış bilinen şeyler doğru bilinenlerden fazla. Karşımdaki bana göre genç ama yaşına göre olgun insan bana çok az bildiğim bir dünyanın kapılarını açtı:

ENGİN GÜRKEY: Türkiye’de özellikle perküsyon müzisyenlerinin yanlış adlandırıldıklarını görüyorum. Avrupa ve Amerika’da böyle değil. Ben yurtdışında bir festivale gittiğim zaman orada herkesin yaptığı müzik ve çaldığı temel enstrümana göre, Türk perküsyon sanatçısı... ya da kendi konserlerimde gördüğüm birden fazla ve birçok coğrafyaya dair çalındığında “world perküsyonist” veya “multi perküsyonist” olarak adlandırıldığını görüyorum. Özellikle ülkemizde Türk perküsyon enstrüman ve müziğine dair iyi bir örnek vermek gerekirse “Yarkın Türk ritim grubu”nu verebiliriz. Bu ad onları tam açıklıyor. Yurtdışındaki müzik okullarında perküsyon eğitimi “world percsussion”, “Latin percussion”, “classical percussion”, “Afrikan percussion” olarak ayrı ayrı adlandırılmaktadır.

Daha sonra ülkemizdeki müzik eğitiminde birtakım eksikler olduğunu fark ettim. Mesela Türk perküsyonuna dair akademik bir eğitim yok. Türk müziği konservatuvarında usul ve kudüm eğitimi var ama Türk perküsyonu çok zengin. Bunun yanı sıra yakarıda sıraladığım ülkelerin perküsyon eğitimleri klasik perküsyon dışında ne yazık ki verilemiyor. Afrika’nın, Latin Amerika’nın çok değişik perküsyonları var. Türk müzisyenlerin bunları da çalabilmesi güzel bir şeydir.

2000 yılında kendi kendime öğrendiğim ve öğrettiğim birçok enstrümanı yazıya dökmeye başladım. Bunun belirgin bir sebebi de yoktu. Sonra benim bu tarz değişik müziklerle ilgilenmemden dolayı öğrencilerim okul dışında kendilerine yardımcı olmamı istediler. İşte önce ritim atölyesi olarak böyle çalışmalar yapıyordum. Daha sonra perküsyon atölyesi adı altında yazılı programımı oluşturup çalışmalar başlattım. Sonunda perküsyon eğitimini hedefleyen alternatif bir okul kurma düşüncesi gelişti ve şimdiki perküsyon ve çalgı atölyelerimi kurdum. Şu anda iki atölyem var, birisi de bu içinde konuştuğumuz binanın alt katında. Birçok müzisyenin okulu olmuş atölyede, çocuklardan oluşan 7-13, 13-17 yaş gruplarının yanında, yetişkinler için, başta Türk ritim kalıpları ve çalgıları olmak üzere; Türk, Klasik Batı, Latin Amerika, Afrika vurmalı çalgı ve ritimlerinin eğitimleri verilmektedir.

Yetiştirdiğim müzisyenlerle birlikte kendi yazdığım kompozisyonları ve bunlarla beraber farklı kültürlere ait vurmalı çalgı ve ritimleri Engin Gürkey Perküsyon Topluluğu ile müzikseverlere sunmaktayım.

Temel amacım, bugün ne yazık ki ülkemizde akademik olarak bir arada eğitimi verilemeyen, “dünya vurmalı çalgılarla ritimleri”ni 1.Latin Amerika, 2.Afrika, 3.Klasik Batı, 4.Türk Müziği vurmalı çalgı ve ritimlerine dair hazırladığım dört kitaptan oluşan, perküsyon müziğine dair “takım  çalışması” diye adlandırdığım topluluk çalışması olarak, özellikle müzik eğitiminde alışık olmadığımız alternatif bir eğitim sistemi yaratmak. Eğitim programım, dünyanın ilk ve en zengin enstrüman grubu olan perküsyon enstrümanlarını dört coğrafyadaki en az altı temel enstrüman göz önüne alınarak, tüm eğitimin minimum 6, ideal 10, en fazla 20 kişilik takım çalışması üzerine düşünülerek, bu konuda geliştirdiğim çalma  sistemidir. Bu takım çalışmalarında, topluluğun kendi kendini yöneterek, çalma sisteminin açıklanarak topluluk çalışmalarının nasıl yapılacağı  öğretilmektedir. Benim sistemimde, takım çalışması ve ruhu ilk dersten son derse kadar devam ediyor. Çalışmaları da ilginç kılan bu olsa gerek diye düşünüyorum.

İnsanların bu eğitime talebi artınca atölye sayısını da artırdım ve doğal olarak bir atölye daha açmak durumda kaldım. Yani şubeleşiyoruz ve bu şubeleşmenin de yetiştirdiğim genç müzisyen eğitmenler tarafından ülkemize  yayılmasını istiyorum. Atölyede sevgili eşim Şirin Gürkey ve yine perküsyon müzisyeni olan iki yeğenim Türker ve İlker Çolak eğitim veriyor. Son iki sene içerisinde Işık Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Üsküdar Amerikan Koleji, Bilfen Koleji gibi okullar, bunun yanı sıra Borusan Holding ve Borusan Otomotiv, p&c, kariyer.net Arkas ve Siemens gibi şirketler takım ruhunu geliştirici olarak yazdığım perküsyon müziğine dair bu programı kendi bünyelerinde uyguluyorlar.

Şimdi de bunun devlet okullarında, ilköğretimde başlaması gerektiğine inanmaya başladım. Çünkü ritim, müziğin temelidir, başlangıcıdır, sonra melodi ve armoni gelir. Ayrıca herkesin müzik kulağı olmayacağını düşünürsek, müzik eğitiminde ritim kulağı yani duygusunu ortaya çıkararak çalışmalar yapmanın temelde daha verimli olacağını düşünmekteyim.

Onunla konuşurken aklıma çok beğendiğim bir müzik insanı olan Can Kozlu’nun söylediği bir şey geldi. Değişik kültürlerden ve ülkelerden gelen müzisyenler arasında en çok davulcuların birbirleriyle kaynaşabildiğini ve birlikte çalabildiğini söylemişti. Engin Gürkey bu anımı kendi yaşam süzgecinden geçen bir cümle ile tamamladı:

 Ritim nabızdır, yani insanın yaşamıdır, hepimiz birer ritimiz aslında.

Jazz için, yaşanılan şeylerin ses olarak ifadesidir denilir. Engin Gürkey’in son günlerde yayınlanmış olan albümüne bakınca bu tanıma ne derece uyup uymadığını düşündüm. O albümü dinleyenler kulaklarına gelen şeye jazz diyebilirler mi, bu tartışılabilir. Ama albüm hakkında tartışılmayacak bir şey varsa, o da içindeki müziğin son derece renkli bir dünyanın ürünü olduğu. Bu benim düşüncem. Engin Gürkey’in zarif kişiliğini albümün iç kapak yazılarında fark etmiştim. İstisnasız, albüme biraz olsun emeği geçen herkese bir teşekkür etmeyi ihmal etmemişti. Ama müziğin ardında tıpkı buz dağının görünmeyen kısmı gibi koskoca bir dünya vardı:

ENGİN GÜRKEY: Yaptığımız eğitim süreçlerinin sonunda kızlı erkekli birçok genç ve yetenekli çocuk ortaya çıkmaya başladı. Ben de topluluklar için yazdığım müziği sahnede çalmak istiyordum ve bunun için bir topluluğa ihtiyacım vardı. Önce bir topluluk oluşturmayı düşündüm ama sonra çocuklarımın hiç de fena çalmadığını fark ederek onlarla çalmaya karar verdim. Ayrıca bu çalışma ilerisi için bir bayrak olacak ve gelecekte de devam edebilecekti.

Yarısı konservatuvardan, yarısı atölyeden mezun çocuklarla kendi adıma bir topluluk kurdum. Sonra 2001 yılının hemen başında konserlerimiz başladı. Birlikte çaldığımız repertuvarı kayda almaya kalkışınca çocukların başarısı konusunda hiç de yanılmadığımı gördüm. Çünkü en az sahnede çaldıkları kadar stüdyo işinde de alınlarının akıyla çıktılar ve güzel bir sonuç aldık.

Bu topluluk ve albümün ülkemizde dünya vurmalı çalgı ve ritimlerine dair müzik yapan profesyonel perküsyon topluluğu olarak önemli bir yer dolduracağını düşünüyorum.

Bu albümde daha önce bahsettiğim dört kategoriyi ve coğrafyayı bir araya getirdim. Latin Amerika, Afrika, Klasik Batı ve Türk Müziği’ni bir albümde toplamak aslında müzikal anlamda çok tehlikeli bir proje. Bu çalışma tam bir yılımı aldı. Çünkü aynı çocuklarla dört coğrafya perküsyonu çalışıyorsunuz ve bunun müziğini yapıyorsunuz. Mesela iyi bir darbukacı iyi bir darbuka müziği yapabilir, oryantal perküsyonu çalabilir. Ama aynı müzisyeni bir anda klasik batı müziği içine soktuğunuz zaman o müzisyen bu müziği doğrudan çalamayabilir. Bu risk benim için de geçerliydi. Buradaki en büyük güzellik, bütün farklı müziklerin aynı enstrümanlarda ve aynı takım halinde yapılıyor olması. Bunun çok ilginç ve örneğinin az olduğunu düşünüyorum.

Albüm Engin Gürkey tarafından kendisinin ilk perküsyon hocası olan rahmetli babasına ithaf edilmiş. İçinde birbirinden ilginç birçok parça yer alıyor. Hovernelan anonim bir Ermeni türküsü. Daha önce savaş belgesellerinde jenerik müziği olarak da kullanılmış. Bu parça Engin Gürkey’in sevgili dostu, daha önce birlikte çaldıkları Ermeni duduk sanatçısı Suren Aseduryan’a adanmış. Engin iç kapaktaki yazılarda, onu “enstrümanı ile tek yürek olmuş sevgi dolu insan” olarak tasvir etmiş. Bekleneceği gibi bu parçada Suren, kendi ülkesinin milli enstrümanı duduku çalıyor.

Ritmus Engin’in kendi yaşamından nostaljik izler taşıyan bir parça. Süleymaniye ise onun ilk atölyesinin kurulduğu semte göndermeler yapıyor. Bu parçadaki keman bölümü Turay Dinleyen tarafından yazılmış. Engin, onun kendilerini onurlandırdığını ve parçaya güzellikler kattığını söylüyor.

Albümde hediye parçalar da var. Bunlardan Mi Bulerias halen Paris’te yaşayan eski bir arkadaşı Murat Uslanmaz tarafından bestelenmiş. Aynı şekilde  Baiao Rumba A La Turc da bir başka müzik arkadaşı olan Mehmet Vurkaç tarafından bestelenmiş. Ancak Mehmet Amerika’da perküsyon hocalığı yaptığı için toplulukta sıkça yer alamıyormuş. Enginey Mete Sakpınar tarafından bestelenmiş. Değerli arkadaşı Mete bey konservatuvarın kompozisyon bölümü başkanıymış. Engin parçanın ilk bestelendiği halin daha “progressive” bir müzik olduğunu söylüyor. Bir de Ercan Irmak tarafından seslendirilen ney ve Hüsnü Şenlendirici’nin sihirli klarneti ile bambaşka bir hale bürünmüş.

Albümdeki parçaların adlarını okuyarak neyin ne olduğunu anlamak gerçekten güç. Bunun bir örneği de I Ba U Ho. Bu da bir başka Engin Gürkey dostu ve topluluğunun ilk yabancı üyesi olan William Richard’ın bestesi. Bu noktada parçalar Latin Amerika perküsyonuna dönüyor ve aynı bestecinin Mis Querridos Kankas ve Pluma parçaları ile devam ediyor. Batabukini ve Nefer Engin Gürkey’in kendi besteleri. Bunlardan ilki aslında bir çocuk şarkısı. Bu kelime Sanskritçe kaz demek. İçinde birçok vurmalı enstrümanlar kullanılıyor. (Bu vesileyle Engin’in kazları çok sevdiğini de öğrenmiş olduk.) Nefer ise klasik bir perküsyon parçası, şu anda konservatuvarda repertuvara da alınmış bir çalışma. İlginç bir marş.

Bana göre albümün en ilginç sürprizi Engin Gürkey’in hocası Yıldız Kenter hanımın şiir okuyarak katıldığı Ritim Terapi. Bu parçanın kökeni Engin Gürkey’in Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde, 360 kişiden oluşan şizofren topluluğuna gönüllü olarak yaptığı atölyeye dayanıyor. Son derece ilginç ve özel bir çalışma. İçinde çok çeşitli efektler, su sesleri ve kuş sesleri yer alıyor. Benim gibi Yıldız Kenter hayranlarını çok mutlu edeceğinden de şüphem yok. Bu satırları yazarken Yıldız hanımın okuduğu şu cümleler hâlâ kulağımda çınlıyor: “Yaşamak Ne Güzel Şey.”

Albümün son parçası, giriş parçası olan Hovernelan’ın Ümit Kuzer tarafından yapılmış bir remix’i. Suren Aseduryan’ın yanık duduk sesine bu sefer ateş gibi ritimler eşlik etmiş.

Albümün hakkında söyleyecek çok şey var. Ancak son tahlilde müzik dinlenmek için yaratılmış bir eserdir. Bu yüzden sözü kısa geçip albümün ardındaki insanın özel hayatına dönmek istiyorum:

ENGİN GÜRKEY.: 38 yaşındayım, evliyim. Eşim de benim gibi perküsyoncu ve Beste adında bir kızımız var. Sandığınız gibi değil, atölyelerden önce tanışıp evlendik. O sırada 33 yaşındaydım. Galiba biraz geç kaldım. Eşim mimar. Tanıştığımızda onun müthiş bir kulağı olduğunu keşfettim. Önce onun bu işin dışında kalmasını istedim ama o beni dinlemedi. Atölyemizi bitirdi, eğitim aldı. Bugün Işık Üniversitesi ve konservatuvarda benim yazdığım alternatif perküsyon eğitim programını öğretiyor. Kızım da bizim yolumuzdan gidiyor. Geçenlerde darbukayı kapmış, annesine sen kalk oyna ben çalacağım diyordu. Armut dibine düşer derler, doğruymuş. Kızım bir kardeş istiyor, zor ama ben de ablamla büyüdüğüm için herhalde olacak gibi görünüyor.

Engin Gürkey kendi grubunun dışında birçok ilginç projeye de katılıyor. Bunlar arasında ilk sırada kendi tabiriyle ilk göz ağrısı olan “Yansımalar” geliyor. Ayrıca “İncesaz” da onun destek verdiği projelerden bir başkası. Donovan Mixon’un “Hybrid Project” grubunun “Dance of Life” adlı projesinde yer almıştı. Bu albümde çok hoşuma giden “Tango Orient” parçasının ona ait olduğunu belirtmeliyim. 

Ayrıca yeni bir projesi daha var ve orada besteci kimliğiyle yeni bir oluşum yaratmayı planlıyor. “Engin Gürkey Ensemble.” Engin Gürkey’in 2001 yılında çalışmalarına başladığı, beste ve düzenlemelerinden oluşan perküsyon topluluğu dışındaki bir diğer projesi olan Engin Gürkey Ensemble, kendi coğrafyamızdan motiflerle bezenmiş, akustik yapıda, farklı kültür ve disiplinlerden gelen müzisyenlerin bir iz düşümü... Perküsyonda Engin Gürkey ve Türker Çolak, keman ve udda Turay Dinleyen, piyanoda Yiğit Özatalay ve kontrbasta Özgür Salıcı yer alıyor.

Engin Gürkey benimle geleceğe yönelik beklentilerini de paylaştı:

ENGİN GÜRKEY: Geleceğe yönelik olarak hem eğitimci, hem de müzisyen kişiliğimle ilgili beklentilerim var. Eğitimci olarak, yazdığım kitapların Milli Eğitim Bakanlığı’nda onaylanarak tüm ülke okullarında eğitim programına girmesini ve yetiştirdiğim çocukların da benden sonra eğitimci olarak bu programı paylaşmalarını istiyorum. Müzisyen kişiliğim olarak, perküsyon topluluğum ve diğer müzik topluluğumla  yaptığım çalışmalarımın daha verimli devam etmesini diliyorum. Tabii daha farklı yerlerde konserler vermek ve yurtdışına açılmak gibi düşüncelerim var.

Jazz’ı çok seviyorum, dolayısıyla jazz müzisyenleriyle çalmayı da çok seviyorum. Yeni projemde başka jazz müzisyenleriyle de çalışacağım. Bunlar yeni nesil, yirmili yaşlarını süren pırıl pırıl gençler.

Ben perküsyon açılımımı kullanarak müziğimi etkiliyorum ve sound’umu değiştirebiliyorum.

Benim en çok beğendiğim müzisyenler de bu coğrafyanın insanları. Mesela Arto Tunçboyacıyan’ı çok beğenirim, hem perküsyoncu hem de besteci kimliği var. Kendimi ona yakın hissediyorum. Yaptığım şeylerle ortak bir şeyler hissediyorum.

Engin Gürkey’in menajeri Serhan Lokman o ana kadar konuşmamızı nefes almadan dinlemişti. Ona neden böyle genç bir menajerle çalıştığını sordum. Aslında bu sorunun cevabını çok iyi biliyordum ama bunu Serhan’ın yanında bir kere daha dinlemek istedim:

ENGİN GÜRKEY: Ben ekip çalışmasına inanan bir insanım. Sevgili menajerim Serhan bu açıdan mükemmel bir insan. Son derece enerjik ve becerikli. Benim çalışmalarımı çok güzel bir şekilde tamamlıyor. Evet, çok yaşlı değilim ama gençlerle iş yapmanın beni her daim genç kıldığını ve büyük bir deneyim kazandırdığını düşünüyorum.

SERHAN: Engin hızlı düşünen, hızlı hareket eden bir insan. Biz çoğu zaman onun hızına yetişmekte zorlanıyoruz.

Top bu sefer genç menajerin sahasına düşmüştü, hiç beklemeden onun Engin hakkındaki düşüncelerini söylemesini istedim. Bir an bile duraksamadan cevap verdi:

SERHAN: Engin Gürkey her şeyden önce tek bir tarza bağımlı kalmayan, çok ayrı tarzları kendine adapte edebilen, bir de çok güzel projeler yaratabilen bir müzisyen. Bu yüzden de onunla çalışmak her şeyden önce bir zevk. Aramızdaki ilişkide, ‘ben bunu yaptım sen de bunu yapsan’dan ziyade, biz birlikte ne yaparsak kendimizi daha ileriye götürebiliriz tarzı bir ilişki var. Menajerlikten öte. Engin benim iş değil, hakikaten yakın bir arkadaşım. Kendisiyle her şeyi bir arkadaşım olarak tartışıp konuşabildiğim bir müzisyen. Bunlar benim için önemli ve değerli şeyler.

Müzikal kimliğine gelince: Engin, benim Türkiye’de başarılı bulduğum ender perküsyonculardan bir tanesi. Besteci kimliği çok öneçıkıyor, dolayısıyla bu kimliği bizi daha ileriki zamanlarda daha da öteye, daha farklı yerlere götürecek diye düşünüyorum.

Kendisini bir insan olarak çok seviyorum, ayrıca o benim menajer olarak ilk göz ağrım, ilk menajerliğini yapmaya başladığım insandır.

Ondan insan olarak çok şey öğrendim. Bunlardan en önemlisi şu: İnsan her halükarda, başınıza gelen iyi ya da kötü ne olursa olsun sürekli gülümseyebilmeli. Projelerimiz, yaptığımız şeyler iyi yöne gidebilir, kötü yöne gidebilir, ama içimizde her zaman bir umut olmalı. Engin’in içinde sanki yirmi yaşında bir gençte beklenebilecek bir duygu var, sanki dünyayı kurtaracağım dermiş gibi bir havası var. Sürekli olarak geleceğe dair umut taşır.

Ben de öyle bir insanım ve geleceğe dair yapmak istediğim çok şey var. İşte bu noktada Engin ile tam bir beraberlik sağladığımızı düşünüyorum.

Her insan aslında üç kişidir derler. Bunlardan ilki kendimizin ne olduğunu düşündüğümüzdür. Bunu Engin Gürkey bizlere anlattı. İkincisi, başkalarının bizim kim olduğumuzu düşündüğüdür, bunu da Serhan anlatmış oldu. Üçüncü kişi ise gerçekten kim olduğumuzdur. Bunca sohbetten benim çıkarttığım sonuç şu oldu: Engin Gürkey hepimizden hızlı atan bir nabız, onun ritmine yetişmek için daha çok yolumuz var.

WWW.ENGINGURKEY.COM
ENGİN GÜRKEY OFFICIAL WEBSITE
© 2007, ENGİN GÜRKEY
Engin Gürkey, perküsyon, atölye, okul, akademik eğitim, vurnalı çalgılar, konservatuar, yansımalar, ince saz, darbuka